Pazartesi Zil Çalacak: Peki Velinin Cebi Bu Yüke Hazır mı?

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

​Pazartesi sabahı Türkiye’nin dört bir yanında milyonlarca çocuk yeniden okul sıralarına oturacak.

Kimi ilk kez annesinin elini bırakıp okul kapısından içeri girecek.

Kimi arkadaşlarına kavuşmanın heyecanını yaşayacak.

Kimi ortaokula, kimi liseye başlayacak.

Evlerde çantalar hazırlanıyor, defterler kaplanıyor, kalemler kutulara yerleştiriliyor.

Çocukların dünyasında tatlı bir heyecan var.

Ama aynı evlerin mutfağında başka bir hesap yapılıyor.

Pazartesi Zil Çalacak: Peki Velinin Cebi Bu Yüke Hazır mı?wAAACH5BAEKAAAALAAAAAABAAEAAAICRAEAOw==

Bu okul masrafları nasıl karşılanacak?

Çünkü artık okulun açılması sadece eğitim meselesi değil.

Aynı zamanda ciddi bir aile ekonomisi meselesi haline geldi.

Pazartesi Zil Çalacak: Peki Velinin Cebi Bu Yüke Hazır mı?wAAACH5BAEKAAAALAAAAAABAAEAAAICRAEAOw==

ÇOCUK OKULA, VELİ HESAP MAKİNESİNE DÖNÜYOR

Eskiden okul alışverişi denildiğinde aklımıza birkaç defter, kalem, silgi ve önlük gelirdi.

Bugün liste çok daha uzun.

Çanta…

Kırtasiye…

Forma…

Ayakkabı…

Servis…

Kantin…

Öğle yemeği…

Suluk, beslenme çantası ve daha nice ihtiyaç.

2026-2027 eğitim yılı öncesinde açıklanan piyasa verilerine göre yalnızca temel kırtasiye ihtiyaçlarıyla bir okul çantasını doldurmanın maliyeti yaklaşık 2 bin 500 liraya ulaşmış durumda. Temel bir okul kıyafeti seti için de yaklaşık 2 bin 600 lira konuşuluyor.

Bunlar daha çocuk okula gitmeden yapılan harcamalar.

Bir de okul başladıktan sonrası var.

İşte asıl hesap orada başlıyor.

Pazartesi Zil Çalacak: Peki Velinin Cebi Bu Yüke Hazır mı?wAAACH5BAEKAAAALAAAAAABAAEAAAICRAEAOw==

SERVİS ARTIK AİLE BÜTÇESİNİN BÜYÜK KALEMİ

Çocuğun okulu evine yakınsa şanslısınız.

Değilse servis gerekiyor.

Servis ücretleri özellikle büyükşehirlerde aile bütçesinin en ağır kalemlerinden biri haline geldi. İstanbul’da mesafeye bağlı olarak yıllık servis maliyetinin 90 bin lirayı aşabildiğine ilişkin hesaplamalar yayımlandı.

Düşünün…

Bir ailede iki çocuk varsa?

Üzerine kırtasiye, kıyafet, yemek ve diğer ihtiyaçları ekleyin.

Sonra kira ödeyin.

Elektrik, su, doğal gaz, telefon ve internet faturalarını yatırın.

Mutfağı doldurun.

Aynı maaşla bütün bunları yapmaya çalışın.

İşte velinin gerçek sınavı burada başlıyor.

Çocuk matematik sınavına hazırlanıyor ama anne-baba her ay bütçe matematiği çözüyor.

Pazartesi Zil Çalacak: Peki Velinin Cebi Bu Yüke Hazır mı?wAAACH5BAEKAAAALAAAAAABAAEAAAICRAEAOw==

BESLENME ÇANTASI DA ARTIK EKONOMİNİN AYNASI

Bence üzerinde özellikle durmamız gereken konulardan biri çocukların beslenmesi.

İstanbul’da açıklanan kantin tavan fiyatlarında tost ile ayranın toplam fiyatı 130 liraya, simit 30 liraya, poğaça 35 liraya kadar çıkıyor. Üç çeşit tabldot yemek için günlük 245 liralık bir rakam açıklanmış durumda.

Bunları bir güne değil, bir aya vurun.

Sonra iki çocuklu bir aileyi düşünün.

Mesele sadece “kantin pahalı” demekten çok daha büyük.

Çünkü iyi beslenemeyen bir çocuktan yüksek eğitim performansı bekleyemezsiniz.

Çocuk derste matematik problemini düşünmesi gerekirken öğle arasında ne yiyeceğini düşünüyorsa orada eğitim politikasıyla sosyal politika birbirinden ayrılamaz.

Bir öğrencinin çantasında kitap bulunması kadar, beslenme çantasında sağlıklı yiyecek bulunması da önemlidir.

Pazartesi Zil Çalacak: Peki Velinin Cebi Bu Yüke Hazır mı?

wAAACH5BAEKAAAALAAAAAABAAEAAAICRAEAOw==

EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ SINIFTA BAŞLAMIYOR

Biz yıllardır eğitimde fırsat eşitliğini konuşuyoruz.

Ama fırsat eşitliğini yalnızca aynı sınıfta oturmak olarak görürsek büyük hata yaparız.

Bir çocuk sabah iyi bir kahvaltıyla okula geliyor.

Diğer çocuk kahvaltı yapamadan geliyor.

Birinin evinde bilgisayar, hızlı internet ve çalışma odası var.

Diğeri kardeşiyle aynı masayı paylaşarak ders çalışıyor.

Bir çocuk özel ders ve kurs imkânına ulaşabiliyor.

Diğerinin ailesi defter parasını düşünüyor.

Sonra ikisini aynı sınava sokuyor ve:

“Hadi bakalım, eşit şartlarda yarışın” diyoruz.

Gerçekten eşit şartlar mı?

Bence eğitim sistemimizin en fazla düşünmesi gereken sorulardan biri budur.

Pazartesi Zil Çalacak: Peki Velinin Cebi Bu Yüke Hazır mı?

wAAACH5BAEKAAAALAAAAAABAAEAAAICRAEAOw==

DEVLET OKULUNDA VELİNİN CÜZDANI MÜMKÜN OLDUĞUNCA DEVRE DIŞINDA KALMALI

Millî Eğitim Bakanlığının yeni eğitim yılı genelgesinde önemli bir nokta var.

Bakanlık, ücretsiz dağıtılan kaynaklar dışında materyallerin okullarda kullandırılmamasını; velilerin belirli markalara veya pahalı ithal kırtasiye setlerine yönlendirilmemesini ve velilere ilave maddi yük oluşturacak uygulamalardan kaçınılmasını istiyor.

Bence doğru yaklaşım budur.

Ama bunun sahada da eksiksiz uygulanması gerekir.

Devlet okuluna çocuğunu gönderen bir veli sürekli yeni bir ödeme listesiyle karşılaşmamalı.

“Şunu alın.”

“Bunu getirin.”

“Şu etkinlik için para lazım.”

“Bu materyal gerekli.”

Küçük görünen rakamlar ay sonunda büyük rakamlara dönüşüyor.

Eğitim kamusal bir hizmetse bunun anlamı ailelerin ekonomik durumundan bağımsız olarak çocukların nitelikli eğitime ulaşabilmesidir.

ÖĞRETMENLERİN YÜKÜNÜ DE UNUTMAYALIM

Okullar açılırken hep öğrencileri ve velileri konuşuyoruz.

Bir de öğretmenler var.

Bir öğretmenin karşısında bazen 30-40 farklı dünya bulunuyor.

Her öğrencinin ailesi farklı.

Ekonomik şartları farklı.

Öğrenme hızı farklı.

Sorunları farklı.

Öğretmenden yalnızca ders anlatmasını değil; çocuğu anlamasını, sorununu fark etmesini, yeteneğini keşfetmesini, teknolojiyi takip etmesini ve aileyle iletişim kurmasını bekliyoruz.

Öyleyse öğretmenin ekonomik ve mesleki şartlarını da güçlü hale getirmek zorundayız.

Çünkü öğretmenin huzursuz olduğu bir eğitim sisteminde öğrencinin mutlu olması kolay değildir.

ANNE BABALARA DA BİR ÇİFT SÖZÜM VAR

Pazartesi okullar açılırken velilere de bir şey söylemek istiyorum.

Lütfen çocuklarımızı bir yarış atına çevirmeyelim.

Her çocuk matematikte birinci olmak zorunda değil.

Her çocuk doktor, mühendis veya avukat olmak zorunda da değil.

Bir çocuk çok iyi resim yapabilir.

Bir başkası müziğe yatkındır.

Biri sporda başarılıdır.

Diğeri teknolojiye meraklıdır.

Bir başkasının elleri çok beceriklidir ve gelecekte çok başarılı bir usta olabilir.

Başarı yalnızca sınavdan alınan puan değildir.

Çocuğun karakteri, merakı, üretme isteği, vicdanı ve kendine güveni de en az karne notları kadar önemlidir.

Eve 70 alarak gelen çocuğa “Neden 100 almadın?” diye sormadan önce belki de:

“Bugün okulda yeni ne öğrendin?”

diye sormalıyız.

TELEFON VAR AMA İLETİŞİM AZALIYOR

Yeni eğitim döneminin en büyük sınavlarından biri de teknoloji olacak.

Çocuklarımız bilgiye tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı ulaşıyor.

Bu büyük bir fırsat.

Ama aynı zamanda büyük bir risk.

Telefon, tablet ve bilgisayar doğru kullanılırsa muhteşem bir eğitim aracıdır.

Yanlış kullanılırsa çocuğun zamanını tüketebilir, dikkatini dağıtabilir ve gerçek sosyal ilişkilerini zayıflatabilir.

Bu nedenle teknolojiyle savaşmak yerine çocuklara teknolojiyi doğru kullanmayı öğretmek gerekiyor.

Yapay zekânın giderek hayatın merkezine yerleştiği bir dönemde çocukları teknolojiden tamamen uzaklaştırmaya çalışmak çözüm değildir.

Asıl mesele onların teknolojinin tüketicisi değil, üreticisi olmasını sağlamaktır.

BİR ÜLKENİN EN BÜYÜK YATIRIMI OKULDUR

Yollar yapabilirsiniz.

Köprüler kurabilirsiniz.

Havalimanları inşa edebilirsiniz.

Fabrikalar açabilirsiniz.

Bunların hepsi değerlidir.

Ama o fabrikayı yönetecek mühendisi, hastanede insanları tedavi edecek doktoru, teknolojiyi geliştirecek bilim insanını, adaleti sağlayacak hukukçuyu ve ülkenin geleceğini şekillendirecek insanları okulda yetiştirirsiniz.

Bu nedenle eğitime harcanan para gider değildir.

Yatırımdır.

Hem de getirisi yıllar sonra ortaya çıkan, bir ülkenin kaderini değiştirebilecek en önemli yatırım.

PAZARTESİ SADECE OKULLAR AÇILMAYACAK

14 Eylül Pazartesi günü ders zili çaldığında aslında yalnızca okul kapıları açılmayacak.

Milyonlarca çocuğun geleceğe açılan kapısı da yeniden açılacak.

O kapıdan giren çocukların kimisinin ayakkabısı pahalı olacak, kimisinin eski.

Kimisi özel araçla gelecek, kimisi yürüyerek.

Kimisi cebinde harçlığıyla kantine gidecek, kimisi evden getirdiği küçük beslenme çantasını açacak.

Ama okulun kapısından girdikleri anda hepsi bizim çocuklarımız.

İşte devletin, öğretmenin ve toplumun en büyük sorumluluğu burada başlıyor:

O çocuklara ailelerinin banka hesabına göre değil, yeteneklerine ve emeklerine göre bir gelecek sunabilmek.

Çünkü yoksul bir ailenin çok yetenekli çocuğunu ekonomik imkânsızlıklar nedeniyle kaybediyorsak yalnızca o çocuk kaybetmiş olmaz.

Türkiye kaybeder.

Pazartesi sabahı zil çalacak.

Çocuklar sıralarına oturacak.

Öğretmenler sınıflarına girecek.

Anne babalar okul kapılarından çocuklarını izleyecek.

Benim yeni eğitim yılından beklentim çok basit:

Çocukların çantasının kitapla ağırlaştığı, ailelerin omuzlarının ise okul masraflarıyla ağırlaşmadığı bir Türkiye…

Ve çocukların hangi ailede dünyaya geldiklerinin değil, ne kadar çalıştıklarının ve neyi başarabileceklerinin geleceklerini belirlediği bir eğitim sistemi…

Çünkü eğitimde gerçek başarı, yalnızca kaç öğrencinin sınav kazandığıyla ölçülmez.

Hiçbir çocuğu geride bırakıp bırakmadığımızla ölçülür.

Tüm öğrencilerimize, öğretmenlerimize ve velilerimize başarılı, huzurlu ve umut dolu bir eğitim öğretim yılı diliyorum.

 

Mahmut DEMİR

Fotohaber.com – Genel Yayın Yönetmeni​

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter